Her birimiz sanat eseriyiz aslında.
Onlar gibi tekiz, biriciğiz. Yaşadığımız, hatta yaşattığımız her an, o anın nispetinde özel ve önemlidir. Tıpkı parmak izlerimiz gibi.
Daha doğduğumuz andan itibaren öğrenmeye başlıyoruz. Duyduklarımızdan etkileniyoruz. Gördüklerimiz karşısında hayrete düşüyoruz ve öğrendiğimiz her yeni şey, bizde hayranlık uyandırıyor.
Biz büyüyoruz; büyüdükçe fikirler çoğalıyor zihnimizde, düşüncelerimiz ufka açılıyor, hayallerimiz güçleniyor. Biz büyüdükçe, büyük sandığımız dünya küçük geliyor ama evrenimiz genişliyor. Tanıdığımız insanlar çoğalıyor, muhatap olduğumuz kimseler artıyor ve yapmak istemediğimizi de yapmak zorunda kalıyoruz.
Dünyanın debdebesi ve cazibesi, hayatımıza keşmekeşler oluşturuyor. Engeller çıkıyor karşımıza. Bir telaş düşüyor içimize. Hayatın bu telaşında içimize korkular doğuyor. Farklı olandan korkma duygusu ve bu duygu bize etiketlemeyi öğretiyor.
Şahit olduğumuz hadiseler, tanıdığımız yahut sadece gördüğümüz insanlara karşı sırf dış görünüşüyle başlıyor etiketlemelerimiz;
"siyahi adam, namus(suz)lu kız, çelimsiz, çirkin çocuk, şişman kadın..."
Bitmiyor yargılarımız, tuttuğu takımdan, zevklerine, hobilerine, siyasi duruşuna kadar öyle acımasız eleştirilerimiz oluyor ki...
Oklar atıyoruz etrafa. Battığı yeri kanatan, acı veren oklar. Ama aklımıza hiç gelmiyor o okların başkalarının da bize saplayabileceği.
Bütün bu etiketlemelerden sonra kalıplara sığdırıyoruz insanları.
'Onlar böyledir, şunlar öyle yapar, bunlardan her şey beklenir...'
Ne kadar çirkinleşiyoruz.
Niçin farklı olandan korkuyoruz?
Oysaki senin farklı dediğin kişi için
sende farklı olmuyor musun?
Bilmek lazım;
farklılıklara tahammül, bizi insan yapar.
Hep hatırda kalmalı;
gökkuşağı dünyadaki en güzel görsel şölendir
ve içinde yedi rengi barındırır.
Yorumlar
Kalan Karakter: