Takvimde sıradan bir tarih olarak görünse de, bizler için başka anlamlar taşıyor.
10 Ocak; gazeteciliğin hak, hukuk ve onur mücadelesinin sembolüdür.
212 sayılı Basın İş Kanunu’yla birlikte gazetecilerin emeğinin yasal güvence altına alındığı, patron baskısına karşı kalemin dimdik durduğu bir tarihtir. O yüzden 10 Ocak, bir kutlamadan ziyade hatırlama, yüzleşme ve sahip çıkma günüdür.
Ben bu mesleğe 1997’li yılların sonunda başladım.
Tam da başlamam gereken yerde, mutfağında yani matbaada.
Bugün Türkiye’de birçok duayen isim bu yolculukla mesleğe başlamıştır.
Rahmetli babam İrfan Ermiş’in, A4 kâğıdına yazdığı köşe yazılarını her gün gazete merkezine taşıyan bir çocuktum. O yazıların mürekkep kokusu, o sayfaların ağırlığı daha o yaşta gazeteciliğin ne demek olduğunu öğretti bana. Sonra matbaayla tanıştım. Hürbakış, Ekspress gibi bölgenin güçlü gazetelerini katladık. Mürekkep, kâğıt, demir ve emek…
Gazetecilik kokusunu oralarda aldım. Ardından dağıtım geldi.
Günışığı, Meydan, Yörünge, Kasaba…
Bünyemizde çıkardığımız gazeteleri hazırlar, baskıdan sonra katlar, ardından binlercesini dağıtırdık. İstanbul 3. Bölgede ayak basmadığım ilçe, mahalle neredeyse sokak kalmadı. Bu anlattıklarım 1998 ile 2005 yılları arası.
O yıllar gazeteciliğin belki en çetrefilli ama bir o kadar da saygın olduğu yıllardı.
Haber atlatmak önemliydi. Manşete gerçekten haber koymak kıymetliydi. Toplumun yarasına parmak basmak, etkili bir ses olmak bir gazetecinin asli vazifesiydi. Yorucuydu, yıpratıcıydı ama anlamlıydı.
Bu yükü çoğu zaman ailece taşıdık.
Kardeşlerim Eren ve Alparslan, bazen annem…
Ev ahalisi olarak bu mesleğin yükünü birlikte sırtladık. Gazetecilik; kalem gücüyle, aklın ve vicdanın ruhuyla değerliydi. Eskiden bugüne göre üç-beş kat fazla mesai, enerji ve emek harcıyorduk. Ama yorulmuyorduk. Çünkü gazetemiz gününde okuyucuyla buluşuyor, biz de mesleğin hakkını verdiğimizi biliyorduk. Rahmetli babamın iş disiplini ve bölgedeki ağırlığı, bu anlayışın belki de en büyük mirasıydı.
Bugüne geldiğimizde…
Teknoloji gelişti, bilgiye ulaşmak kolaylaştı. Ama gazeteler birer birer kepenk kapattı. Mesleğin saygınlığı, ağırlığı ve cazibesi neredeyse kaybolma noktasına geldi. Bunun elbette birçok sebebi var; o kısımlar ayrı bir yazının konusu.
Bugün elimizin altında büyük bir sosyal mecra var.
Ama üzgünüm… O eski ruh yok.
Bir telefon, bir tripod gazeteciliği ayağa düşürdü. Elinde kameralı telefon olan herkes haberci oldu. Bilen de bilmeyen de aynı cümlede buluştu. Ortaya öyle bir sosyal medya çöplüğü çıktı ki; gerçek haber bu gürültünün içinde kayboluyor, dezenformasyon ise anında gündem oluyor. Sonrası malum: Gerilen toplum, derinleşen kutuplaşma, kirlenen zihinler…
Siyasetçisi, yorumcusu, sanatçısı, magazincisi…
Herkes bu kirliliğin bir parçası oldu. Sonuç? Bilgi kirliliği.
Bugün gelinen noktada, telefonu olan birçok kişi gazetecilik yaptığını sanıyor.
Etik değerlerinden, hukuktan, sorumluluktan kopmuş bir mesleğin 10 Ocak’ta kutlayacak pek de bir şeyi kalmadığı söyleniyor. Hatta günün kendisinin bile ağırlığı azaldı.
Sabahtan beri beni sosyal medyada etiketleyip “etik değerler”, “kalemini satmayan”, “objektif”, “tarafsız”, “dürüst” gibi klişe sözlerle, kutlar gibi yapıp adeta ders veren paylaşımlara şahit oluyorum.
Yani kutlarken bile döver gibi…
Teşekkür ediyorum elbette ama madem bir jest yapılıyor, sadece kutlayın. Okurken insanın aklına şu geliyor: “Herkes iyi, bir tek gazeteciler mi kötü?”
Siyasetçisi, bürokratı, iş insanı, esnafı…
Herkes ilkeli, dürüst, tarafsız; ama gazeteci değil öyle mi?
Bu noktada onlara da çok kızamıyorum.
Mesleği bu hale getirenlere ise sözüm ağırdır. Onca emek, onca gayret, yılların maddi manevi mücadelesi… Sonra bir telefon, bir tripod gelsin hepsini çöpe atsın. Buna sebep olanlara söyleyecek söz çok ama kalemim buna dahi mesafeli.
Kardeşim Alparslan Ermiş’in büyük emekleriyle yayına hazırlanan 56 sayfalı Yörünge Rehber Dergimiz, yorungehaber.com, Silivriden.com internet haber sitelerimiz, yine bu markalarımızın Instagram ve Facebook sayfalarıyla gazetecilik ve yayıncılık yapıyoruz. Gündemi, olayları, gelişmeleri hür, objektif ve cesurca takip ediyoruz.
Çünkü ben hâlâ gazeteciliğin kutsal bir vazife olduğuna inanıyorum.
Bu meslek bize emanettir. Bayrağı devraldığımız kalemler, kendi dönemlerinin zorluklarını eze eze aşarak dimdik durdu. Bugün de bu meslek, sancaktarlığını yapanlar sayesinde hak ettiği yerlere yeniden ulaşacaktır.
Kolay olmayacak, hızlı hiç olmayacak…
Ama olacak.
Bu vesileyle; hâlâ vicdanıyla yazan, hâlâ sorumluluk duyan, hâlâ “önce kamu yararı” diyen tüm meslektaşlarımın 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü kutluyorum.
Bu bir bayramdan çok, bir hatırlatmadır.
Ve bu hatırlatma hepimize lazımdır.





