Ben şimdi Fethullah Gülen’cilere soruyorum:
İsrail, Mavi Marmara’ya baskın yapıp 9 Türk Müslüman’ı öldürürken, Suriye’de Müslüman kanı akarken, Myanmar’da Müslümanlar diri diri yakılırken, İslami Lider Abdülkadir Molla asılırken, Mısır’ın tutuklu Başbakanı Mursi işkence görürken, Filistin halen bombalanırken ve zulüm altındayken, hocanız neredeydi? O ne zaman Müslümanlar katledilirken ortaya çıkacak ve beddua edecek de biz âmin diyeceğiz?
***
Şimdi daha iyi görüyoruz ki, dünyada ölen onca Müslüman varken “ucuz kınama” yolarına giden Hocaefendi; kendi nefsine, çıkarına, çarkına, rantına ve tekeline el değince beddualara sarıldı.
Cemaatçi arkadaşlar şunu unutmasın, beddua çift başlıdır. Döner durur hak edene yapışır. Kaldı ki İslamiyet, Müslümanların kendileri ve diğer Müslümanlar aleyhinde beddua etmelerini yasaklamıştır. Yani Müslüman Müslüman’a beddua etmez, hayrı için dua eder.
***
Fethullah Gülen’den görmeye alışık olmadığımız Cumartesi günkü bu beddua şekli, toplumumuzda soru işaretlerine neden olduğu için, sizlerin de kafasını iyice karıştırdığını biliyorum. Ne İsrail’e, ne ABD’ye ne de başka bir Müslüman düşmanı ülke veya ülkelere beddua etmemiştir Fethullah Gülen.
Bunun adı nedir biliyor musunuz hizmet mensubu arkadaşlarım?
“Öküz öldü, ortaklık bitti”dir. Ayrıca “takke düştü, kel göründü”dür.
Kâfiri hoş gör, Müslüman’a beddua et. Olacak iş mi sizce arkadaşlar?
Ayıp ayıp. Hiç yakışmadı bu beddua O’na. Kanaat önderi denen bir zat, böyle beddua etmez. Hele Müslüman’a hiç etmez. Cemaate ait tüm medya organları, yapılan operasyon içindeki operasyonu görmek yerine, “yolsuzluk vurgusu” yaparak vatandaşın algısını değiştirip hükümeti yıpratmaya çalışıyor.
***
28 Şubat sürecinden sonra 1999 yılında Amerika’ya giden hocanız, -sözde- rahatsızlığını tedavi ettirmek amacıyla terk-i diyar etti. Gidiş o gidiş...
14 yıl geçti, “Vatan toprağına hasretim” diyip durdu, nitekim bir türlü dönmedi.
Gerekçeni ise “bir takım huzursuzluklar çıkmasın” şeklinde açıklıyordu 17 Haziran 2012 tarihli konuşmasında.
Amerika’da yaşadığını bugün sizler de daha iyi anlayınız.
“Neden hala Amerika’dasın hocam. Neyi bekliyorsun?” diye soran arkadaşlarınız olduğunu biliyorum. Recep Tayyip Erdoğan hükümetinde Türkiye’de özgür bir şekilde yaşayabilirdi. Ama nedenini dürüst bir şekilde açıklamadı. Çünkü hocanız samimi değildi.
Eğer Türkiye’de olsaydı bugün, yaşanan bu olaylarla birlikte halinden sıhhatinden “sağlıklı” diye söz etmek mümkün değildi.
Yıllar öncesinde çizilen büyük plancıların büyük projeleri, şimdi uygulamaya konulmaktadır. Milletin asıl görmesi gerektiği mevzu bu olması gerekiyor.
BAKANLAR İSTİFA ETMELİ
Gelinen noktada operasyonun ön yüzündeki olayları görmezden gelmemeliyiz. Mahkeme, bakan çocuklarını ve Halkbankası Müdürü ile işadamı Reza Zarrab’ı tutukladı. Suçlu buldu, hükmetti. Nitekim Zafer Çağlayan ve Muammer Güler adı rüşvete bulaştı.
Vatandaş nezdinde doğru kanaat oluşturulması için Başbakan Erdoğan’ın bu iki bakanı görevden alması gerekiyor. Kendisi yapmasa bile, bakanlar istifa etmeliler.
Lakin önümüzdeki günlerde açıklanacak AK Parti belediye başkan adayları, sokakta vatandaşın karşısına çıktıklarında “AK Parti’de rüşvet olmaz. Adı karışanı bile Başbakanımız affetmez. İşte örneği. Bakanları görevden aldı” diyerek savunma yapmalı.
Aksi takdirde ne adaylar derdini anlatıp oy isteyebilir, ne de vatandaş buna anlayış gösterir.
***
NOT: Tarihi bir süreçten geçtiğimiz için operasyonun başladığı 17 Aralık tarihinden beri bu konuları işliyorum köşemde. Gezi olaylarında ortalık yangın yeriyken “penguen belgeselleri” yayınlayan medya gibi tutum sergileyemem. Ülke meselesi olan bu konular hakkımda karınca kararınca görüşlerimi aktardım. Herkesin gündeminde bu olaylar olduğu için bölge gündemimizden uzak durduk. Çarşamba gününden itibaren bölgemize dönüş yapacağız.



