Bu yazıyı aslında kaleme aldığım tarihte yayınlayamadım. Gündemin yoğunluğu, koşuşturmalar, günlük hengâme… Ama bazı hakikatler vardır; gecikse de unutulmaz. Yiğidin hakkını yiğide teslim etmek, er geç boynumuzun borcudur. Bugün tam da o günü yaşıyoruz.
Dünya yeni bir dönemin eşiğinde değil, artık tam ortasında. Üçüncü Dünya Savaşı’nın yüksek sesle dillendirildiği, hatta kimi cephelerde ekonomik, diplomatik ve siber ölçekte kısmen yaşandığı bir zaman dilimi bu. Jeopolitik fay hatlarının en yoğun olduğu bölgede bulunan Türkiye için güçlü olmak bir tercih değil; zorunluluk. Ekonomiden diplomasiye, psikolojiden askeri kapasiteye kadar her alanda hazırlıklı olmak, bu milletin varlık sigortasıdır.
Tam da bu sebeple savunma sanayiinde son 20 yılda atılan adımlar, artık yalnızca bir teknolojik hamle değil; bir milletin özgüven manifestosu niteliğinde.
Bu manifestonun en görünür öncüleri arasında Baykar var. Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar’ın liderliğinde yürüyen bu yolculuk, Türkiye’nin sadece kendi kaderini değil, bölgesel güç dengelerini de değiştirdi. SİHA’ların savaş doktrinlerini yeniden yazdığı bir çağda Türkiye, o doktrinin mimarlarından biri haline geldi. Bir zamanlar kapısında beklediğimiz ülkeler, bugün ürettiğimiz sistemleri tartışıyor, inceliyor, hatta örnek alıyor.
KIZILELMA’nın gökyüzünde yazdığı cümle, belki de uzun yıllardır söyleyemediğimiz bir sözün en etkili hali:
“Türkiye artık kendi göğünde misafir değil, ev sahibidir.”
Savunma sanayiindeki yükseliş elbette yalnızca Baykar’dan ibaret değil.
TUSAŞ’tan ASELSAN’a, ROKETSAN’dan TÜBİTAK SAGE’ye; Makine Kimya Endüstrisi’nden ASFAT’a, Samsun Yurt Savunma’dan ARCA’ya kadar onlarca kuruluşun mühendislik başarısı bu fotoğrafı bir bütün haline getiriyor. Bugün dünyayı etkileyen insansız hava araçları, milli radarlar, elektronik harp sistemleri, füze teknolojileri, mühimmat çözümleri, zırhlı platformlar yalnızca birer ürün değil; bir milletin geleceğe dönük “ben de buradayım” iddiasıdır.
Bu kuruluşlar bu ülkenin göz ağrısı, geleceğe açılan kapısıdır.
Bu büyük teknolojik dönüşümün bir de psikolojik boyutu var. TEKNOFEST sahnesinde yüz binlerce gencin gözlerindeki o pırıltı, aslında devrimin gerçek itici gücüdür. “Biz yapabiliriz!” duygusuyla yetişen bir neslin inşası, yıllar sonra Türkiye’nin kaderini değiştirecek. Bu sadece bir festival değil; özgüven aşısı, zihniyet devrimidir.
Bütün bu başarıların gölgesinde, yıllardır Selçuk Bayraktar’a yönelik “Cumhurbaşkanının damadı” söylemleri ise artık toplumun nezdinde hiçbir değer taşımıyor. Çünkü millet başarıyı görür. Samimiyetle çalışanı ayırt eder. Bugün ortada damat üzerinden yürütülecek bir tartışma değil, dünya çapında kabul gören bir mühendislik başarısı bulunmaktadır.
Bugün bunu anlamayacaksak, ne zaman anlayacağız?
Bugün bu emeğe kıymet vermeyeceksek, hangi başarıya sahip çıkacağız?
Kaldı ki Bayraktar ailesi ne teşekkür ne takdir bekliyor. “Gölge etmesinler, başka ihsan istemez” duruşu, aslında bu başarının en büyük mertliğidir.
Öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın ve Emniyet’in içeride ve dışarıda yürüttüğü başarılı operasyonlar, bugün dünya basınında açıkça konuşuluyor. Buna rağmen, bu başarıların hâlâ iç siyasetin kısır çekişmelerine malzeme yapılabilmesi ise ülkenin değil; bazı koltukların dar vizyonudur.
Oysa savunma sanayii siyasetin alanı değil; milletin ortak paydasıdır. Bu başarılar, siyasi rekabetin değil, milli birlik ve devlet aklının bir sonucudur.
Vatan söz konusuysa gerisi teferruattır.
Bugün geldiğimiz yer bir sonuç değil, başlangıçtır.
Bir millet ilk kez gökyüzüne kendi mühendisinin kalemiyle çizdiği bir rota bırakıyor.
Bir nesil ilk kez yüksek teknoloji üretmenin heyecanıyla yetişiyor.
Türkiye, ilk kez bölgesinde değil; dünyada oyun kurucu bir ülke olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor.
Belki birileri hâlâ idrak edemiyor ama bu çağ artık KIZILELMA’nın gölgesinde şekilleniyor.
Ve bu çağın adı şudur:
Milli Teknolojiler Çağı.




