Silivri, tarih boyunca farklı inançların, kültürlerin ve milletlerin yollarının kesiştiği bir yer.
Son 20 yılda Ortodokslar burada ayin yapıyor. Özcan Işıklar’ın başkanlığı döneminden hatırladığımız “Kültürlerin Buluşması” etkinliği, özellikle Ortodoks dünyası için ayrı bir anlam taşımıştı. Çünkü Ortodoks inancının son azizlerinden Aziz Nektaryus’un Silivri doğumlu olması, bu bölgeyi onlar açısından kutsal kılıyor. Bu nedenle Fener Rum Patrikhanesi, her yıl kasım ayının ilk veya ikinci pazarında burada bir ayin düzenliyor.
Burada parantez açarak belirtelim Volkan Yılmaz döneminde de ayinler yapıldı çünkü ayin törenleri ilçe belediyesinin izniyle değil İstanbul Valiliği’nin izniyle oluyor!
Bu yılki etkinlikte dikkat çeken fark, Silivri Belediyesi’nin bizzat organizasyonda yer alması ve Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu ile birlikte “barış güvercini” uçurması oldu.
Ayin töreniyle ilgili sosyal medyada eleştirel boyuta çeşitli yorumlar yer alıyor.
Yıllardır yapılan bu organizasyonun barış ve hoşgörü mesajı içeriyor olması önemli. Ancak bu ayinlerin, toplumun bir kesiminde “acaba” sorularını da beraberinde getirmesi gayet doğal.
Türk-Yunan ilişkileri, dostluk söylemleriyle süslenmiş olsa da, tarihsel belleğin derinliklerinde Lozan’ın, 1922’nin, Megali İdea’nın izleri hâlâ tazedir.
Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı, yalnızca bir askeri zafer miydi? Hayır!
Bir kimlik ve egemenlik mücadelesiydi.
O mücadele, Yunan işgaline karşı Türk milletinin varoluş direnişiydi.
Dolayısıyla Atatürk’ün vefatının yıldönümüne birkaç gün kala düzenlenen bu tür dini törenler, ister istemez tarihsel hafızayı harekete geçiriyor.
Elbette dini özgürlükler demokratik bir devletin temelidir. Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’ndan bu yana azınlıkların dini haklarını güvence altına almıştır. Ancak burada asıl mesele, ayinin kendisinden ziyade, bu tür etkinliklerin siyasi ve sembolik anlamıdır.
Türk-Yunan dostluğu, çoğu zaman duygulardan ziyade jeopolitik çıkarlar üzerinden yürür. Ege’deki deniz yetki alanları, Kıbrıs meselesi, mübadele hafızası ve azınlık hakları konuları, ilişkilerin her döneminde birer test alanı olmuştur. Dolayısıyla iki ülke arasında kurulan dostluk, çoğu zaman “samimi duyguların” değil, stratejik zorunlulukların bir ürünüdür.
Bu çerçevede Fener Rum Patrikhanesi’nin faaliyetleri de “kuru kuruya” dini bir kurumun icraatları olarak görmemek lazım. Bu benim olduğu gibi birçok kişinin görüşü. Ekümenik bir merkez olma iddiası taşıyan bir yapının diplomatik hamleleri olarak ifade edildiği onlarca tartışma programı, tarihçi ve siyaset bilimci uzmanların makale ve yazıları var.
Katolik dünyasında Vatikan neyse, bazı Ortodoks çevrelerinde Fener Patrikhanesi’nin de benzer bir konuma taşınmak istendiği biliniyor.
Kimi vatandaşlarımızın bu tür törenlere kuşkuyla bakmasının temelinde “tarihi refleks” yatıyor. Çünkü Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşananlar, dinin nasıl kolayca siyasallaşabileceğini gösterdi.
Bugün de Ortodoks dünyasının jeopolitik konumuna baktığımızda, özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Rusya ekseninde, dini sembollerin politik mesajlara dönüştüğü görülüyor.
Bu nedenle Türkiye’deki her dini etkinliğin, ister istemez bir ulusal güvenlik ve kimlik meselesi olarak algılanması, aslında toplumsal hafızanın doğal bir sonucudur.
Ancak şu da bir gerçek; Türkiye Cumhuriyeti, 100 yılı aşkın süredir çokkültürlü yapısını koruyabilmiş, azınlıkların inanç özgürlüğünü anayasal teminat altına almış bir devlettir. Bu tür ayinlere izin verilmesi, bu özgürlük anlayışının bir göstergesidir.
Asıl sorun “izin verilmesinde” değil, bu tür etkinliklerin toplumsal duyarlılıklara uygun biçimde, karşılıklı saygı zemininde yapılmadığı zaman çıkıyor.
Aynı hoşgörünün Yunan vatandaşlarından veya yetkili makamlardan da beklenmesidir.
Silivri’de uçurulan barış güvercini, umarız gerçekten barışın habercisidir. Ancak barışın kalıcı olabilmesi için sadece semboller değil samimiyet gerekir.
Yunan milliyetçileri, Türkiye karşıtlığı üzerinden şekillenen reflekslerinden vazgeçmedikçe, Türk toplumunun temkinli yaklaşımı da sürecektir.
Bugün, Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 87. yılındayız.
Yine onun dahiyane sözüyle noktalayalım:
“Tarihini bilmeyen bir millet, yok olmaya mahkûmdur.”



